Popüler Yazılar

6 Şubat 2013 Çarşamba


Bazı şarkılar girişleriyle ''Dinle beni'' derler. Bazıları ise ''Bir sonrakine geç''. Bu şarkı daha ilk anıyla ''Tekrar tekrar dinle beni'' diyor.



4 Şubat 2013 Pazartesi
     Buranın amacı biraz da içimi dökmek aslında. Çünkü dışarda konuşabileceğiniz pek de insan yok.

     Birçok yerde sıkça duyarız ''apolitik gençlik'' kavramını. ''Bizim zamanımızda böyle miydi ? Çatır çatır hakkımızı arardık biz'' diyen ''68 kuşağı'' diye kendilerini tanımlayanlar bir tarafta, bugünkilere göre belki biraz daha eli kalem tutan çeneye kadar inmiş bir bıyığa sahip ülkücüler diğer tarafta.  Tabii başka birçok sınıf da sayılabilir ama en genel kutuplaşma bu şekilde olduğundan, bu ikisini söylüyorum.

     Bu apolitik gençlik eleştirilerinin kendilerini hem haklı hem de haksız yapan iki durumu var aslında. Öyle de oksimoron bir durum yaşadığımız. Haksızlar çünkü; bir oturup düşünmek lazım bu gençlik neden apolitik. Neden memleketin sorunları gençlik tarafından bu kadar umursanmaz bir hale geldi ? Bunun birçok nedeni var elbette ve bana göre ilk akla gelen birilerinin gençleri de korkutarak yönetiyor olması. Bu korkularında da gençler hiç de haksız sayılmazlar. Parasız eğitim isteyen gençlerin yargılandığı ülkede bir çocuk ben okuluma bakayım gerisine karışmayım diyorsa onu pek de suçlayamayız. Diğer taraftan eleştirilerinde haklılar çünkü hak verilmez, alınır. Çünkü gençlerin hiçbirşeyi konuşmadığı bir ülkede, gençlerin yaptığı muhabbetlerin bellerin üzerine çıkamadığı, dizi oyuncularından başka şeylere kafaların basmadığı bir ülkede gelecek adına umutlu olmak da kolay değil.

     Başa dönecek olursak, dışarıda pek de konuşacak adam yok. Üstelik muhafazakara göre din düşmanı, solcuya göre yobaz, ülkücüye göre terörist iseniz ancak buralarda yazabiliyorsunuz. Yazmak bir nevi terapi gibiymiş. Doğru olabilir, içinde tuttukça sinirlendiren, öfkene öfke katan olaylar için içini dökmen gereken de bir yer lazım olabiliyor.

1 Şubat 2013 Cuma

Çocuk olmak, bazen alıp tarağı eline şarkı söylemek gibi,
ya da ısırıp dilini sıralanmış bilyeleri vurmak.
Bazense vücudunda yaşından çok kurşun barındırmak çocuk olmak.
(Uğur Kaymaz Anısına)
31 Ocak 2013 Perşembe
     Üzerinde tertemiz, jilet gibi üniformasıyla, bir Osmanlı Subayı.... Mesaisini bitirmiş, kaldığı yere dönüyordu.

     Şehir Şam... Vakit akşam...

     Birdenbire üzerinde işçi kıyafetleri olan neşe içinde bir grubun ahşap bir binaya girdiğini gördü. İçeriden gelen sesler subayın olduğu yerden dahi duyulabiliyordu. Merak etti bizim subay. O da girdi içeri.

    İçeri girdiğinde beraberce yeyip içen, şarkılar söyleyen İtalyan işçileri gördü. Mutlulukları yüzlerinden okunan, işçi kıyafetli İtalyan işçiler. Genç Osmanlı Subayı onlara katılmak istedi. Tam adımını atıyordu ki üzerindeki üniforma aklına aklına geldi. Bu üniformayla yanlarına gidersem ya beni aralarına almazlarsa diye düşündü. Hem alsalar bile yanlarında bir subayın olmasından rahatsızlık duyabilirlerdi. Neşelerini kaçırmak çok daha kötü olurdu. Vazgeçti. Geri döndü.

     Bir sonraki gün... Yine Şam, yine akşam... Genç subay tekrar dün girmeyi çok istediği ahşap binanın önündeydi. Fakat bu kez bir farkla... Askeri üniformasını çıkarmış, pazardan aldığı bir işçi kıyafeti giymişti. Kendi memleketinden çok uzakta bir yerde, hiç tanımadığı insanlarla oturup, bilmediği bir dilde şarkılar söylemek istiyordu. Bunun için çok sevdiği o üniforması yerine bir işçi kıyafeti giyip gelmişti bu gece. Aralarına katıldı, beraberce gece boyunca yeyip içtiler, şarkılar söylediler. Beraberce eğlendiler. İtalya'nın güneyinden kalkıp Şam'a gelmiş işçiler ve Selanik'te doğup Şam'a gelmiş bir asker...

     Mustafa Kemal....
30 Ocak 2013 Çarşamba
     Debreli Hasan'ın hikayesi... Bir deli debrelinin... Bağrından nice kahramanlar çıkarmış bir şehrin delisi debreli...

     Selanik'in Kayılar kazası Debre köyünde doğar Hasan. Ailesi zengindir. Bir köylü ne kadar zenginse o kadar zengindir. Debre'de büyür, çocukluğu orada geçer, orada oynar, orada sever. Günü gelir, askerlik çağı kapıyı çalar Debre'de Hasan için. Ayrılır evinden.

     Asker ocağı başka geçer Debreli için. Köyünü Debre, memleketini Kayılar, Dünya'yı Selanik bilir o zamana kadar. Herkesi Selanik'li zanneder, herkesi mutlu. Asker ocağında görür, ezilmişliği, asker ocağında tanır açlığı, açıkta kalmayı. Bir zengin, bir fakir olduğunu asker ocağında bilir Debreli. Fakiri orada görür, ''köylü'' aslında ne demektir, Debreli orada bilir.

     Bir gün bir içtima... Debreli hala uyananamış, mahmur... Sıraya geçer, sıranın yarım adım gerisinde. Yüzbaşı gelir. Debreli'nin sırayı bozduğunu gören Yüzbaşı okkalı bir küfür ile beraber sallar tokadı Hasan'a. Tokat değil belki ama, Yüzbaşı'nın küfürü yara açar Debreli'de. Çeker tüfeğini... Vurur Yüzbaşıyı herkesin içinde...

     Debreli tüfeği hala elinde kendine geldiğinde, kışlasından çok uzaktadır. Birşekilde kaçmayı başarmıştır. Yaptığından pişman bir halde düşünür Debreli. Kışlaya dönse ölüm, Debre'ye gitse zulüm... Ne etse çare yok.

     Çakırcalı Mehmet Efe'nin hikayelerini çok dinlemiştir Debreli. Dağlarda, dağlara korku salmış bir eşkiya Çakırcalı. Debreli'de tek çare dağlara sığınmak diye düşünür ve koşar dağlara. Askerde zengin eşkıyalığını, güçlü eşkıyalığını gören Debreli başka bir eşkıyalığın peşine düşer.

     Bir gün bir tüccarın yolunu keser. Silahını dayayıp burnuna, ''paranın bir kısmı benimdir'' der. Korkuyla yanındaki tüm parayı uzatır tüccar. ''Hepsi değil'' deyip avucuna yettiğince alır paraların arasından. Debreli zenginden, tüccardan alır, kendine yeteni harcayıp, kalanı bildiği fakire dağıtır yıllarca.

     Yine birgün elinde öküzünün yuları, arkasında öküzü bir genç görür. Keser önünü gencin.

     ''Duuur''

     Genç korkar, tanımaz Debreli'yi, durur.

     ''Nereye böyle ?''

     ''Ereç'liyim ben... İskeçe pazarına giderim. Öküzümü satacam orada.''

     ''Köylü öküzünü niye satsın ?''

     ''Bir sevdiğim vardır benim, bir de başlığı. Ödeyemem. Tek çare kaldı, İskeçe'de satacam öküzü.''

     ''Kaç paradır senin bu öküzün ?''

     ''Bilmem ben bu işleri, sevdiğimin başlığı 200 paradır. 200 para verene veririm öküzü''

     Debreli'nin gözünün önüne gelir önce çocukluğu, Debre çayları gelir gözünün önüne, Debre dağları. Sonra gençliğini hatırlar, o da sevmiştir. Belki ondan isteyeceklerdi bir başlıkta, yolu düşecekti İskeçe'de pazara.

     Debreli öküzün benimdir diyerek alır yuları elinden gencin. ''Yapma, etme alma onu, alırsan vur benide'' der genç çocuk. Debreli çıkartıp cebinden 400 parayı, uzatır gence. 200'ünü ver kızın babasına, ''200ü ile de düğününü yap.''

     Korku dolu gözleri birden ışıldar gencin; ''Ne büyüksün Debreli, gelirsin sende düğüne.''

    ''Eşkıya'nın işi mi olur düğünde ? Bu dağlara kim sahip çıkar ben gidersem, ya öküzünün yularına sarılmış bir genç daha giderse İskeçe'ye doğru, kim karşılar onu bu yollarda ? Ama hediyesiz de bırakmam, madem gelemiyoruz düğüne sana bir öküz hediye ederim o halde. Al yuları'' der Debreli... Öküzü düğün hediyesi eder gence.

    Debreli Hasan... Bir deli Debreli Hasan


29 Ocak 2013 Salı
     (Yazıyı şu link fonda çalarken okuyun, kendinizi Sunay Akın zannedeceksiniz).

     Henüz 14, 15 yaşlarında bir çocuk... Çocukluğundan gençlik günlerine geçmekte olan... Sol ayağı çocukluğunda, sağ ayağı gençliğinde adımını atmak üzere bir çocuk... Yaşından büyük laflar eden, konuştuğunda kendini etrafına dinlettirebilen bir çocuk...

     Birgün evden ayrılıyor. Annesine ''Birkaç günlüğüne arkadaşımla bir gezintiye çıkıyorum, merak etme, kısa zamanda dönerim'' diyerek ayrılıyor. Annesi her ne kadar gitmesini istemese de, engel olamayacağının farkında. Biliyor oğlunu, tanıyor. ''Macera düşkünüdür, haber vermiş olması şaşırtıcı'' diyor.

     Arkadaşlarıyla birlikte gittikleri San Lorenzo'da gönüllerince geziyor, eğleniyorlar. ''Rosario'ya benziyor bu şehirde fakat daha farklı bir tadı var buranın'' diyorlar. Ayrılmalarına üç gün kala ''genç çocuk'' annesine mektup yazıyor: ''Çok eğlendik, en kısa zamanda yola çıkıyorum, üç gün sonra Rosario'dayım.''

     Annesi mektubu alıyor. Oğlunun geleceğine sevindiğinden çok, iyi olduğunu öğrenmesine seviniyor. Başını belaya sokmadan duramaz çünkü. Kanı damarlarında fokurdayan bir çocuk...

     Beklenen günde dönmüyor eve, anne telaşlı. Kapı çalıyor, tam oğlunun geldiğini düşünürken, bir mektup daha... Bu kez korkuyor ve o korkuyla açıyor mektubu:

     ''Anne, üç gün sonra yola çıkacağımı söylemiştim, biliyorum. Fakat burada bir futbol turnuvası düzenlendiğini duyduk ve katılmaya karar verdik. Kazanan takıma iyi bir para ödülü vardı. Ben, bir takımın kalecisi oldum, arkadaşımsa başka bir takımın forvet oyuncusu. İkimizin takımı da çok iyi gidiyordu. Nasıl gitmesin ? Bilirsin, benim oynadığım takım gol yemez, onun takımıysa gol kaçırmaz.
     Final maçına kadar karşılaşmadık onlarla. Sonra final maçı geldi çattı. Ben kaledeydim, o forvette. Farklı takımlardaydık, farklı formalar vardı üzerimizde ama yine yanyanaydık, yakındık. Bizim takım 1-0 öne geçti. Maçın son dakikalarıydı, kazanmaya çok yakındık. Fakat son dakikada rakip takım bir penaltı kazandı. Penaltı için topun başına arkadaşım geçti. Böyle durumlarda ne kadar hırslı olduğunu bilirsin. Golü atma isteğini gözlerinden okuyabiliyordum. ..''

     diye devam ediyordu mektup. O penaltı gol olmadı. Kaledeki ''genç çocuk'' kurtardı penaltıyı. Takımı şampiyon oldu ve ödülü kazandı. Herkesin çocukluğunda mahallerinde oynadığı maçlar, kurtardıkları penaltılar ve attıkları gol çok önemliydi. Fakat bu penaltı, daha da önemliydi. Bu penaltı gol olsa, bugün belki, Küba diye bir ülke olmayacaktı.

     O ''genç çocuk''...

     O genç kaleci...

     Ernesto Che Guevera...

(Hikaye tabii ki Sunay Akın üstaddan ben yalnızca kendimce değiştirip yazdım).

   

28 Ocak 2013 Pazartesi

     ''Yazarlık, daha yazmayı öğrenmeden başlıyor'' diyor Ece Temelkuran. Benimse bu işte iyi olmadığım kesin. Bunu mütevazi davranmak için de söylemiyorum. Eğer iyi olabilseydim, bu mütevazilik yapacağım son alan olurdu herhalde. Olmayı ister miydim ? Hem de çok. Belkide yazabilmek için herşeyimi de verebilirdim.
     
     Neden yazdığıma gelince; Ece Temelkuran'ın dediği gibi yazarlık -bu işi kıvıramıyor olsanızda- daha yazmayı öğrenmeden başlıyor. Bu, kendimle ilgili ve yazma sevgisinin içimde nasıl barındığını gösteren kendi hikayem. Bana yazma sevgisini veren, yazma yeteneğini eksik bırakmıştır belki de, kim bilir ?
     
     Hikayeyse şöyle;

     Ana okuluna gittiğim yıllardı. Ailem okul öncesi eğitimin önemini bildiğinden değil, beni emanet edecekleri bir bakıcı bulamadıklarından bu anaokulu. Hala nedendir bilmiyorum ama anaokuluna dair anılarım ilkokuldan daha fazladır. Sabahları gitmek istemesemde bunu söyleyemezdim. Boynumu büker giderdim beni götürecek servise doğru. O ilkokul birinci sınıfa başladığında, ilk gün herkesin duyduğu burukluğu ben her sabah duyardım. 

     İnsan büyüdüğünde, çocukluğunu geçirdiği yerleri gördüğünde, oraların küçüldüğünü düşünür. Çocukken geçtiği sokaklar, gördüğü binalar küçülmüş, yürüdüğü yollar kısalmıştır adeta. Küçülenlerin onlar değil, büyüyenin biz olduğunu farkederiz sonra. Anaokulumdaki öğretmenimiz de böyleydi işte; belki daha yeni mezun olmuştu, belki benim bugünkü yaşımdan dahi küçüktü. Ama o zamanlar gözümde boyut olarak değil ama karakter olarak en büyük insandı o kadın. Hatta dünyada ondan daha bilgili birisi olamazdı. Onun bilgisi dışında birşey de olamazdı. İşte o kadındı sanırım bana yazarlık kapısını açan. 

     Herkese birer kitap vermişti. Sayfaların yarısının resimlerle, diğer yarısınınsa benim bilmediğim, ama büyüklerin bakarak okuyabildiği şekillerle dolu olduğu bir kitap. Resimlere bakarak hikayeyi bizim yazmamızı istedi. Resimleri yorumlayacak ve onların hikayesini yazacaktık. Herkes çok çabuk sıkılmıştı bu uğraştan ama ben sonraki günler vaktimin büyük çoğunluğunu bununla geçiriyordum. Üstelik ''yazdığım'' hikayeyi, bir yandan hayal ediyor, bir yandan sesli sesli  ''okuyordum''.

     Bazen çıkış saatlerinde babam gelirdi almaya. Havanın kararmaya yüz tuttuğu vakitlerde sürekli kapıya bakardım. Birgün babam beni almaya gelmek yerine bir arkadaşını yollamıştı. Kapıdan girdiği anda beni bir kitabın başında, önümde kitap açık sesli sesli okuduğumu görünce ''erkenden öğrenmiş okumayı'' diye takdir etmiş beni. Oysa ben o annelerin çocukları 20 yaşına geldiğinde bile ''Bilgincan okumayı ilkokuldan önce söktü, zeki çocuğummm benim'' dedikleri çocuklardan değilim. Ben ilkokulda sökebildim okumayı, üstelik vaktinden de geç. 

     İlk defa o zaman ortaya çıktı sanırım bu büyük heves. Bu yaşıma geldim ama yayınlanmış bir yazımda yoktur. İleride de olmayacaktır. Ama yazmak güzel, okumak güzel. Hayat bazılarına dil konuştuğunda değil, kalem konuştuğunda güzeldir. İşte bende onlardan biriyim sanırım.