Popüler Yazılar

28 Ocak 2013 Pazartesi

     ''Yazarlık, daha yazmayı öğrenmeden başlıyor'' diyor Ece Temelkuran. Benimse bu işte iyi olmadığım kesin. Bunu mütevazi davranmak için de söylemiyorum. Eğer iyi olabilseydim, bu mütevazilik yapacağım son alan olurdu herhalde. Olmayı ister miydim ? Hem de çok. Belkide yazabilmek için herşeyimi de verebilirdim.
     
     Neden yazdığıma gelince; Ece Temelkuran'ın dediği gibi yazarlık -bu işi kıvıramıyor olsanızda- daha yazmayı öğrenmeden başlıyor. Bu, kendimle ilgili ve yazma sevgisinin içimde nasıl barındığını gösteren kendi hikayem. Bana yazma sevgisini veren, yazma yeteneğini eksik bırakmıştır belki de, kim bilir ?
     
     Hikayeyse şöyle;

     Ana okuluna gittiğim yıllardı. Ailem okul öncesi eğitimin önemini bildiğinden değil, beni emanet edecekleri bir bakıcı bulamadıklarından bu anaokulu. Hala nedendir bilmiyorum ama anaokuluna dair anılarım ilkokuldan daha fazladır. Sabahları gitmek istemesemde bunu söyleyemezdim. Boynumu büker giderdim beni götürecek servise doğru. O ilkokul birinci sınıfa başladığında, ilk gün herkesin duyduğu burukluğu ben her sabah duyardım. 

     İnsan büyüdüğünde, çocukluğunu geçirdiği yerleri gördüğünde, oraların küçüldüğünü düşünür. Çocukken geçtiği sokaklar, gördüğü binalar küçülmüş, yürüdüğü yollar kısalmıştır adeta. Küçülenlerin onlar değil, büyüyenin biz olduğunu farkederiz sonra. Anaokulumdaki öğretmenimiz de böyleydi işte; belki daha yeni mezun olmuştu, belki benim bugünkü yaşımdan dahi küçüktü. Ama o zamanlar gözümde boyut olarak değil ama karakter olarak en büyük insandı o kadın. Hatta dünyada ondan daha bilgili birisi olamazdı. Onun bilgisi dışında birşey de olamazdı. İşte o kadındı sanırım bana yazarlık kapısını açan. 

     Herkese birer kitap vermişti. Sayfaların yarısının resimlerle, diğer yarısınınsa benim bilmediğim, ama büyüklerin bakarak okuyabildiği şekillerle dolu olduğu bir kitap. Resimlere bakarak hikayeyi bizim yazmamızı istedi. Resimleri yorumlayacak ve onların hikayesini yazacaktık. Herkes çok çabuk sıkılmıştı bu uğraştan ama ben sonraki günler vaktimin büyük çoğunluğunu bununla geçiriyordum. Üstelik ''yazdığım'' hikayeyi, bir yandan hayal ediyor, bir yandan sesli sesli  ''okuyordum''.

     Bazen çıkış saatlerinde babam gelirdi almaya. Havanın kararmaya yüz tuttuğu vakitlerde sürekli kapıya bakardım. Birgün babam beni almaya gelmek yerine bir arkadaşını yollamıştı. Kapıdan girdiği anda beni bir kitabın başında, önümde kitap açık sesli sesli okuduğumu görünce ''erkenden öğrenmiş okumayı'' diye takdir etmiş beni. Oysa ben o annelerin çocukları 20 yaşına geldiğinde bile ''Bilgincan okumayı ilkokuldan önce söktü, zeki çocuğummm benim'' dedikleri çocuklardan değilim. Ben ilkokulda sökebildim okumayı, üstelik vaktinden de geç. 

     İlk defa o zaman ortaya çıktı sanırım bu büyük heves. Bu yaşıma geldim ama yayınlanmış bir yazımda yoktur. İleride de olmayacaktır. Ama yazmak güzel, okumak güzel. Hayat bazılarına dil konuştuğunda değil, kalem konuştuğunda güzeldir. İşte bende onlardan biriyim sanırım.

     
 
     

0 yorum: